www.delidalgalar.com
  Dışarda Deli Dalgalar...
Login
Kullanıcı Adı: Şifre:  

  Haber Arsivi  Haber Kategorileri
Cezaevleri ile ilgili Haberler
Menü
Siteden
Kim Çevrimiçi
Bütün Üyeler: 539
Bugün üye olanlar: 0
Dün üye olanlar: 0
Çevrimiçi Üye(ler): 0
Çevrimiçi Misafir(ler): 8


Lütfen buradan kayıt yaptırınız. Kayıtlı olmanız halinde sitenin tüm bölümlerini kullanabilirsiniz.

Link İstatistik
Toplam Link: 41
Toplam Kategori: 10
Toplam Ziyaret: 2656

Yeni Eklenen
Siteler

 1: Sendika.Org
[Hit: 47]

 2: Özgür Haber
[Hit: 85]

 3: Kültürel Çoğulcu..
[Hit: 177]

 4: KaraHaber
[Hit: 116]

 5: Kronik Muhalif
[Hit: 142]

 6: TURNUSOL
[Hit: 81]

 7: Aktüel Bakış
[Hit: 75]

 8: Özgür Medya
[Hit: 126]

 9: ÖZGÜR RADYO
[Hit: 90]

 10: araratpost
[Hit: 106]


En Çok Ziyaret
Edilen Siteler

 1: Kültürel Çoğulcu..
[Hit: 177]

 2: Sömürgen.com
[Hit: 171]

 3: GÜNLÜK
[Hit: 170]

 4: Kronik Muhalif
[Hit: 142]

 5: YASANACAKDUNYA
[Hit: 141]

 6: Özgür Medya
[Hit: 126]

 7: KoalaKültür
[Hit: 121]

 8: KaraHaber
[Hit: 116]

 9: araratpost
[Hit: 106]

 10: ÖZGÜR RADYO
[Hit: 90]

Remzi Aydın ile Röportaj - Göçebe Ruhlar  
Yazar Webmaster Tarih: Donnerstag, 25. Februar 2010

Röportajlar

göçebe ruhlarBizi kamyona doldurdular.
Tüfekli iki erin nezaretinde.
Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular.
Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar.
Tarih öncesi köpekler havlıyordu."          
Cemal Süreya    


 

Merhabalar;  


Söyleşiye geçmeden önce birkaç anekdotu aktarmak istiyorum. Romanınız zaman dilimi olarak farklı bir sürece tekabül ediyor ancak fırsat bulmuş iken kısa bir tarihsel açımlı okurlarla paylaşmak istedim.
Çok ilginç; kurtuluş savaşı yaşamış , azınlıklarıyla aşiretleriyle farklı etnik gruplarla önce ittifaklar kurulmuş.. Ülke kurtarılmış.  Ancak  1937`den bu yana doğu ve güneydoğunun bitmeyen yeni çileleri günümüzde de aynı sıcaklığını korumaktadır. O bölgede doğan ve okumayan kız çocukları yaşamlarının asgari 30 yılını olağanüstü kanunlarla ve askerlerin  izniyle yaşamaktadır. Osmanlı – Pers savaşının galibi Yavuz Sultan Selim, galibiyetin verdiği cesaret ve güçle istila alanlarını genişleterek Kızılbaşları kesip biçmeye başlar. Bu sınırsız katliamdan kurtulabilenler, Munzur ve Mercan sıra dağlarını kendilerine siper tutarlar.  O tarihten sonra Dersim,  Osmanlıya karşı hep mesafeli olmuş. Kuzey Afrika’dan Yemen’e, Viyana önlerinden Kafkasya’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu, 1514’de Çaldıran Savaşı’yla sınırlarına dâhil ettiği ve ancak egemenliğini tesis edemediği  Dersim’i, beş yüz yıl sonra,  bir sorun olarak, Türkiye Cumhuriyeti’ne miras bırakır! Ne halifeliğin şeriatına, ne padişah hükmüne boyun eğmemiş Dersim ahalisi, Kemalist iktidara da sarık - şapka çıkarmaz; geleneğine uygun dik başlılığıyla, sınırlarına dâhil olduğu merkezi otoriteye ne asker verir, ne vergi. Ne iktidar da gözü olmuştur. Ne de yönetilmeyi kabul etmişlerdir.
Yayılmacı sınırsızlığını önlenemeyen Osmanlı İmparatorluğunun tecrit çemberi içinde, Dersimli’nin kendine hükmeden yaşayışının bir bedeli vardı. Dağlarını kendine siper tutan Dersimli’ler, dıştan gelen her saldırı dalgasını, ilerlediği yerde hırpalayıp dışına kusan yabanıl bir bağışıklıkla efsunluydular adeta. Geçitlerin elverdiği boşluklardan sızan seferi orduların nal selleri işitildiğinde, aşiretler çoluk çocuğunu ayakaltından kaldırıp, yamaçlara heyelan düşüren bir hengâme içinde, çete düzeni alıyorlardı o hızla. Mercan Geçidi, Ali Boğazı ve Pülümür kanyonu gibi dıştan gelen saldırılara geçit kapısı gibi görünen yerler, Hanibal’in filler sürüsüyle Alplerin eteklerinden, Po Ovası’na yürürken yaşadığına benzer telef oluşlar, yamaçlara tutunan kayaları harekete geçiren görünmez, yabanıl doğal tuzaklar taşıyordu. Patikaların uzandığı uçurumları, gedikleri, geçit vermez meşelikleri, derin, engebeli koyakları, taşkın dereleri ve yaban hayatıyla uyumlu yaşayan Dersim aşiretlerinden yana taraflıydı doğa. Çeperde, içerlerde yekdiğerine eklenerek yaşanan çatışmalar, seferler azdan az, çoktan çok bir minval üzere sürüp gider.
İmparatorluğun gelip geçen askeri ulemaları, her yenibahar döndüğünde, bir önceki güz mevsiminden yarım bırakılmış Dersim seferini tamamlamaya; yeni ordular dizmeyi adet edinirler. Ve böylelikle mevsimler yıllara, yıllar yüzyıllara akar; nice sultanlar gelip geçer, kimler nice sınarlarsa da egemenlik hükmünü, nafile! Talih, bir türlü seferi ordulardan yana dönmez; Dersim’in fatihi olmak hiçbir paşaya, sultana nasip olmaz!.  diye anlatılırdı gerek okuduklarımızda gerekse  kulaktan kulağa yürekten yüreğe akıtılan hikayelerde..  
Birbirini izleyen saldırı ve seferlerin yerleşik hayatı tahrif ede geldiği, ekili tarlanın biçilemediği, harmanın kaldırılamadığı, tohumun topraktan geri dönmediği açlığın, kıtlığın, çekirge sürülerinin aman vermediği bir kıstırılmışlık içindeki aşiretler çareyi, karşı saldırılarda inançlarına ve varlıklarına yönelmiş tehdidi savmak, imparatorluk düzeni içinde kendilerince tutturulmuş düzeni korumak istiyorlardı. Dersimin yerlileri ve aynı ayrıksı inançlarla ortak bir yazgıya bağlanmış boy ve aşiretler, kendilerince bir cemaatler hukuku ve mülkiyet tarzı oluşturmuşlardı... Meralar, sürüler, ekinler; derelerin suyu ve dönen değirmenler, ulu ceviz ağaçları ve damarlarında evvel zamanların özsuyunu dolaştıran dutluklar aşiretin ortak malıydı; çobanın ve aşiret reisinin aynı sofraya bağdaş kurduğu ilkel ortaklığın kavim kardeşlik payıydı. Dört dağ arasına birikmiş aşiretlerin kapalı devre mülkiyet düzenine, ortaklık hukukuna, birbirleriyle ilişkilerinin düzenleyicisi ekâbirler topluluğuna, töresine, eskil tanrılarına, duasına, niyazına, diline zarar gelmesini istemeyen Dersimli’ler, bu moral inanışla bin parçalanmışlıklarını onarmaya çalışırlar. Yazısız, kitapsız, hesapsız, bir toplum yaşayışıdır bu. Kurumsal, organik devlet düzenlerinin nüfuz edemediği kendine özgü bir toplumsal düzendi her şeye karşın, eski Dersimli’nin  Kırmanciya Belek yani Kırmançiya  çağı, diye adlandırdığı kapalı devre egemenliği.
“DERSİME SEFER OLUR ZAFER OLMAZ!” sözüne  tarih sayfalarında çok rastladım…
Birçok cephede egemenliğini yitiren Osmanlının Doğu’da egemenliğini pekiştirme çabaları. Tanzimat yıllarından başlayarak Dersim’e ardı arkası kesilmez seferler, yüzyıl döndüğünde, daha da hız kazanır. Bu başarısız seferlerin sonrasındadır ki, Dersim’in karakteristiğini özetleyen bu mecazi söz  tarihe geçer:  
1877’den 1930’ a kadar  Alevilere imha amaçlı  ve kapsamlı 11 askeri seferin gerçekleştiği yine tarih kayıtlarına düşülmüş.
Anadolu’da tüm taşların yerinden oynadığı 20. yüzyılın ilk çeyreğinde, azınlıklara bir bir pay edilecek büyük kırımlara,  kapı aralanır.  Azınlıkları azınlıklara kırdırma politikası daha sistemli, planlı, kapsamlı bir yürürlük bulur yeni dönemle ve aşiretlerin günümüze kadar süren kan davaları başlar.  
Alevilerin inançları,  kökleşmiş egemen yargıyla acımasızca yargılanmış ve saptırılmıştır. Osmanlıda başlayan anlayışa göre Alevilik   “ sapık, din - dışı bir batıllığı ifade etmektedir”.  “bu  sebeple dökülecek kanları, talan edilecek malları helâl sayılır.”
MUSTAFA KEMAL’E VE GENÇ CUMHURİYETE  GÜVEN  !!!
 1938 Soykırımında;
Osmanlı’da olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından sonra da, devlet sınırları içinde egemenliğin tesis edilemediği bir bölge olarak durmaktadır Dersim. Ankara Hükümeti için halledilmesi gereken temel bir sorundur bu. Şıx Sait ve Ağrı ayaklanmacılarının bastırılması, Piran, Çevlik ve Zilan katliamının sonrasında, nihai hedef olarak Dersim’e yönelmenin zamanı geldiği ilan edilir.  Fakat Dersim Sorunu için daha köklü bir seferberlik planı ve hazırlanması  müzakere ile sorun çözmek değil kökten halletmek yani her zaman başvurulan yöntem kesmek biçmek yakmak yok etmek..  Farklı bir inancın bir felsefenin bir kültürün tamamen yok edilmesini sağlamak. Genç Cumhuriyet ve Kemalizm’den çıkan fermanda Osmanlıdan farklı olmadı. Şimdiki gibi mecliste başlayan tartışmaların o gazetelerde desteklendiği  dört dağ arasını kıstırılmış alevi halkına karşı  kampanyalar başlatılır. Derhal kökünden çözülmesi yönünde ve Kızılbaşlığın yayılmasını önlemenin kutsal bir görev olduğu anlatılır.  
25 Aralık 1935’de çıkarılan Tunceli Kanunu, bölgeye, olağan üstü yetkilerle donatılmış bir genel valinin tayinini öngörmektedir. Buna paralel çıkarılan Tehcir ve İskân Kanunu, Alevilere  dönük kapsamlı bir kırım planını da saklı tutmaktadır satır aralarında.
Bakanlar kurulunun 4 Mayıs 1937’de çıkardığı “Tedip” (uslandırma, terbiye etme) kararıyla öngörülen kitlesel kıyım çanları çalınmaya başlar! Ve tarihe Dersim isyanı olarak geçen, katliamlar... Sonra çorum katliamı Maraş katliamı ve Sivas katliamı…
1938 katliamında 50 bin kişiden bahsediliyor. Sizce anlatılanlar bu kadar mı?
Bir halka uygulanan yüzyılın tüyler ürpertici, akılmaz insanlık suçlarıdır. Yığınsal kırımın siyasal, askeri kurmayları ve icracı erki, dünyalarını değiştirdikleri güne değin, insanlık suçu yüklü geçmişleriyle yüzleşmemiş suskunluklarını sürdürmüşlerdir.  1937–38 yıllarının Dersim’inden şağ çıkanlarsa, uzun yılar sürecek ölüm sessizliği ve sürgün tecridi içinde, akıp giden Munzur’un sularına yazdılar, yüksek kayalıklara, kayalıklarının derinliğinde yankısı kaybolan binlerin çığlığını. Ünlü Laç Deresini, adıyla, ona uzak yakın duran herkese hatırlattığı bir şey vardır yine de.  
Hep yarım bırakılmış sayılan Dersim Seferi, bu kez nihaiyi başarısına taşınmış ve böylelikle yüzyılların öcü alınmış olur! Mustafa Kemal Atatürk, ölümünden çok kısa bir süre önce, 1 Kasım 1938’de meclisin beşinci dönem açılış konuşmasında, Dersim zaferini ilan eder!
Evet, bu bir zaferdir, Dersim’den ganimet yükünü alıp Üsküdar’a konaklayanlar için! Ölülerin koynundan çalınmış altınlarla Ardahan’dan Karaköy’e iş hanları kurarak ortaya çıkan “Dersim Zenginleri”ni iyi tanırlar rahmet olası kuranın tertipleri.
Sosyolojik açıdan incelenmeye değer bir konu haydutluk, sahiden de. Ne ki, yüzyıllarca dört dağ arasında tecrit içinde yaşamak zorunda bırakılmış; daracık bir coğrafyada kendi üzerine çoğalmış, Anadolu’nun dara düşen tüm çaresizlere  kapılarını , aralık tutmuş; tuz ekmek hakkı, kirvelik,  musahiplik diyerek ötekini kendine  kardeş bilmiş ayrıksı bir halka mâledilen haydutluk dedikleri nedir.?  
Anne karnından süngülerle gün yüzüne çıkarılan ölü bebeklerine sorulsun isterdik önce: aslında haydutların kimler olduğunu.?    

TOPLAMA KAMPI YA DA BLOK HAVUZLAR  OLAYI?
SÜRGÜN VE YASAK BÖLGE?


Nereler yasak bölge ilan edildi?
Yazılanları çizilenleri biraz kurcalayıp söyleşi öncesi Özgür medya okurlarıyla ve tüm bunları yakından bildiğinizi düşünerek sizinle paylaşmak istedim.
1950 yılların başında çıkarılan affın sonrasındadır ki, soykırım artığı sürgünler, ne oldu? Topraklarına dönebilmeye hak kazananlar nelerle karşılaştı? Toplumun çoğunluğunun psikolojik baskısı Alevilerin  kimlik ve aidiyetlerini gizlemelerine neden olmuş mudur?
İnsanlar gerek sürgünden önce, gerekse sürgün esnasında büyük acılar çektiler. Kardeşler dağıldı, anne baba çocuğundan haber alamadı. Aileler bilinçli bir şekilde parçalandı, bir toplum kasırgada kalmış gibi savruldu farklı köşelere. Fakat o insanlar bile köklerinde yaşamın önemini kavramış olacaklar ki gerisin geriye döndüler. Benim ailemde Bursa’ya sürülmüş. Güzel bir arazi ve güzel bir ev tahsisi edilmiş olmasına rağmen yinede geri dönmeye çalışmışlar. Fakat af tarihinden önce geriye döndükleri için bir süre kaçak olarak yaşamışlar kendi dağlarında. Af çıktıktan sonrada köylerini yeniden inşa etmişler. Dinlediğim kadarıyla, dağlardaki tüm olumsuzluklara rağmen yinede Bursa’dan daha mutlularmış. Çünkü özgürlermiş.  
Yıllar yılı ‘unitaire’ ulus - devlet yaratma adına, kıyımdan katliama koşanlar, bu ceberut tarihi hep öteleyerek, gizleyerek, külleyerek, inkâr gelerek, tabularına dokunulmaz bir düzen tuttular. Bünyesindeki tüm farklı renkleri, kültürleri, dilleri, otantik değerleri ve özgün aidiyetleriyle ortak bir anayasal güvenceyi öngören ve birliğini oluşturan tüm halklar arasında eşit ve adil dengeler gözetmeyi oluşumuna prensip sayan Avrupa Birliği’ne, aday üyeliğin zorlandığı şu yıllarda bile, yerleşik ulusal ayrıcalıkların kurbanı sayılıyor. Bin kırımdan geçip gelmiş Anadolu’nun kadim kavimleri. O büyük yığınsal kıyım ve ölümcün tehdidin sonrasındadır ki, Dersim yaşadıklarıyla kalmadı, harabeler içinde bırakılan köyleri bin yıllık adlarından soyunduruldu; o büyük yangın ve yağmayı izleyen asimilasyon seferberliği içinde, özgün tarihinin tüm şeceresini; dilini ve kimliğini yitirmekle yüz yüze geldi.
20. Yüzyılın ilk yarısına yayılan büyük katliamlar tarihi içinde çığlığı yankısız kalan bir yerde duruyor Dersim hâlâ. Tabular ve resmi tarihin yasak duvarlarına çarparak döne dursun çığlık, beri yana dönüp son bir soru:
Yüceltilen, kutsanan resmi tarihlerin dokunulmazlığında, sözlü, rivayetler tarihlerine tutuna gelenlerin ya hiç mi payı yok!  

Fatma Ataseven:         Ben epey konuştum sanırım Gülümseme)
Şimdi  biraz “GÖÇEBE RUHLAR” DAN, biraz doğadan,  biraz hayattan bahsedelim.
Son zamanlarda okuduğum en güzel romandı diyebilirim.  Farklı bir  tat. Felsefe ve psikolojinin harmanlanması… Geçmişten geleceğe  miras Doğaya karşı duyarlılık ve bilge insanların özdeyişleri;
Remzi Aydın: Teşekkür ederim; “Göçebe ruhlar” Benim halkıma karşı bir sorumluluğumdu. Çünkü benim halkımın gençleri şu anda ve yüzyıllardır “MELEM AŞISININ” kurbanı oluyor. Ovalarda, dağlarda, metropollerde, yabancı ülkelerde ve hatta varoşlarda  kuruyorlar ve ben sadece izlemekle yetiniyorum. Birileri ortaya çıkıyor ve ben bahçıvanım diyor, elinde keser, mum, çelikler. Sonra başlıyor aşılamaya ve bunu yaparken, iyilik yaptığını savunuyor üstüne üstlük. Tarihte bunlar hep vardı, şimdide varlar ve gelecekte de olacaklar. O nedenle gençleri ve gelecek nesili uyarmak gerekiyor. Kendi çocuklarımın bu şekilde tarumar olmasını istemedim, köklerini bulabilmeleri için onlara küçük küçük ipuçları sundum. Kurtulmak ve yeşermek isteyenler zaten bu ipuçları sayesinde kendilerini bulacaklardır, buna inanmak istiyorum. Bir Miras dediniz ya, evet “Göçebe Ruhlar” o bağlamda geçmişin geleceğe borcu gibidir. “Kendini tanıyamayan, okuyamayan birey hiçbir şeyi okuyamıyor ve tanıyamıyor. Hatta kendini sevemeyen kişi, başkalarını da sevemiyor” İşte benim inancımın temel felsefesi de bu; Önce kendini seveceksin, yaratandan dolayı yaratılanı seveceksin ve doğayı seveceksin. Onunla imzalanan anlaşmaya sadık kalacaksın. Yoksa sonuçta kendine yabancılaşıp kendi özgürlüğünü kendi ellerinle yıkıyorsun. Dersim halkının en önemi özelliklerinden biride buydu, doğa ile aralarındaki anlaşmaya sadık kalışları. O nedenledir ki, beş yüzyılı aşkın bir süre işgal edilemedi. Ne zaman ki “kapı içeriden açıldı” işte o andan itibaren işgal edildi. Her insan kendine yakışan giysiyi giymeli ve bu giysi kendine ait olmalı, yoksa sürekli eğreti yaşar, huzursuz, korkak ve panikatak bir yaşam sürer.  


Fatma Ataseven: Her ağaç ancak kendi kökleri ile yaşayabilir. Nerede olursa olsun. Başkalarına sığınarak yaşamanın sonu hüsran mıdır sizce?
Remzi Aydın: Kendi; dili, kültürü, inancı, yaşam felsefesi, coğrafyası ve insanlarından ayrı yaşayan kişi özgür değildir. Sorunlarını, duygularını, aşkını, edebiyatını, yiyeceğini, sevdasını, küfürünü ve hatta rüyalarını bile kendi diliyle göremeyen insan ne kadar özgür olabilir. Bu tıpkı “Melem aşısına” benziyor; aluç ağaçları iğdiş edilerek kiraz dalı ile aşılanır. Kiraz; suyu ve ovayı sevmesine rağmen; aluç yabani bir ağaçtır, kayalıklarda ve yükseklerde yaşar, suyu da pek sevmez. Bunu götürüp bahçesine diken insan bir süre sonra kirazın kuruduğunu görür. Oysa suyu ve gübreyi tam vermiştir, ağacın yeri de iyidir ama neden kuruduğunu anlayamaz bir türlü. Hatta belki içinden küfür bile eder kiraz ağacına. Fakat bilse ki; kökü aluçtur ve o yabani bir ağaçtır, kayalıkları sever, suyla arası pek hoş değildir. İşte Dersimliler’e yapılacak her aşısının sonu böyle hüsranla biter. Bence kendi kökü ile yaşayamayan insanın sonu gerçekten hüsrandır. Belki sonraki kuşak bu hüsranı tam olarak anlayamaz ama ilk kuşaklar bu hüsranı çok daha derinden ve anlamlı yaşarlar. Tıpkı şu anda Siyuların Amerika’ya başkaldırıp, bağımsızlıklarını ilan etmeleri gibi.


Fatma Ataseven: SİZCE; AŞK NEDİR?
Remzi Aydın: Aşk kulağa hoş gelen bir sözcük ama ben hep “sevda” sözcüğünü tercih ettim. Sanki daha derin, daha anlamlı ve daha safmış gibi geliyor. Ve bulunması zor olan bir duygu.  Sevda; “kardelenlere” benziyor. Tüm olumsuzluklara rağmen yaşamın diğer yüzü. Veya yeni tomurlanan bir çiçeği düşünün. Önce dalın o sert kabuğunu yavaş yavaş pamuk gibi bünyenle parçalayacaksın. Sonra başını çıkarıp güneş ışığını göreceksin, gözlerin kamaşacak hatta kör olacaksın. Ama her acıya inat yaşamın içine akıvereceksin rengârenk, güzelim kokularla. Aşk acıdır, aşk kör edicidir ama aşk canlıların olduğu yerde varolmak zorundadır. Patlayan tomurcuk zamanı gelince meyveye dönüşecek ve bir süre sonra yok olup gidecektir. Bir sonraki yıl belki aynı yerden aynı renklerle yeniden yaşama katılacaktır, belki de dalın farklı bir yerinde daha farklı bir renkle yaşama merhaba diyecektir. Nereden çıkarsa çıksın, iyi ki sürgü vermiş o filizler ve iyi ki yaşanmış. İnsan olmayı anlamanın en önemli yollarından biri bence. Ha birde şu boyutu var tabi; dağda gezerken bir kaya görüyorsun. O kadar çok beğeniyorsun, o kadar çok etkiliyor ki seni onu alıp şehre evinin bahçesine diktiriyorsun. Sonuç, senin gördüğün kaya orada yaşıyordu ve oranın bir parçasıydı. Bahçedeki kaya ise farklı bir yerin parçası. Aşk, her yıl o dağa tırmanıp o kayayı orada ziyaret edebilme yürekliliği gösterip emek harcayabilmek ama özel mülkiyetin olarak görmemektir…


Fatma Ataseven:  DOĞA?
Remzi Aydın: Tanrı ve insanın kesiştiği yer. Doğa-Tanrı ve insan. Yaşam ise bu üçayak üzerine kurulmuş bir kazana benziyor. Ayaklardan biri zayıfladığında diğerleri de anlamını kaybedip işlevselliğini yok ediyor. Özellikle Alevilerde Doğa farklı bir felsefe ile onurlandırılmış. Yeminler su üzerine yapılmış, ağaçlara savaşçıların ruhları verilmiş, her bir kayanın, her bir canlının ismi koyulmuş. İsimsiz bir canlı veya cansız varlık yok. Bunun anlamı ise, sen varsın ve ben seni önemsiyorumdur. Ki zamanımızda insanlar birbirlerinin isimlerini hatırlamazken, isimlerini öğrenmeye zahmet etmezken ne dediğimi anlamış olmalısınız. Su, toprak, hava, ateş, güneş, ay hatta yıldızlar ve gezegenler aleviler tarafından kutsal olarak adlandırılır ve onlara yaklaşım kutsal bir varlığa yaklaşım ayini gibidir. Düşünsenize, yılanlara bile musahiplik kardeşlik sıfatları verilmiş, vaşaklar, kurtlar, geyikler, tavşanlar, yabani keçileri kutsal olarak kabul edilmiş. Onları avlamanın ve zarar vermenin bedelinin çok ağır olacağına inanılmış. Hatta ağaç dallarını kesen kişilere sürgün cezası verilmiş, öküze vurdukları için tecrit edilmiş insanlar.  Newroz’da kurbanlar kesilmiş doğaya; uyandığı için. Mihrican’da, kurbanlar kesilmiş doğaya verdiği ürünlere şükran için.


Fatma Ataseven: TANRI?
Remzi Aydın: Tanrı; belki de en karışık ama en saf kavramdır.  Tüm kâinatta tanrıdan birer özellik vardır ve tanrı tüm kâinatla beraber tek vücut olabilir. “Ve O; başından göğü, ayaklarından toprağı, kıllarından ağaçları, gözyaşlarından suyu, Anlamından ateşi yarattı. İslamiyet’ten çok daha önceki bir mirasıdır Alevilere ve halada bu inancın önemi devam etmektedir. İşte; toprağın, suyun, ateşin, havanın kutsallığı ve Tanrılaştırılması geçmiş kültürden mirastır. Bir an için; ateşin, suyun, havanın, toprağın olmadığını düşünün, yaşam olur muydu? Alevilerde Tanrıya; insanı duygular, istekler, düşünceler, giysiler yakıştıramaz, yükleyemezsiniz. İşte o zaman insan kendine ait özellikleri başkasına yükleyerek kaybeder. Sonuçta insan yok olur ve tabi insani özellikler yüklenen tanrıda zayıflar ve yok olur. Yani insan ne kadar güçlü, sevecen, bilgili, hoşgörülü ne kadar olgun ise Tanrısı da o kadar güçlü, sevecen, bilgili, hoşgörülü, olgun ve sonsuz bir güce sahip oluyor.  Kısacası sizin yüreğiniz ne kadar sevgi, nefret, aşk ile doluysa tanrınızda öyle oluyor.  


Fatma Ataseven: BARIŞ NE ZAMAN?
Remzi Aydın: Barış, insanların önce kendileri, sonrada doğa ile kucaklaştıkları gün.  Kendisine sarılamayan, kendisini sevemeyen, kendisine dokunamayan insan başkalarına da bunu yapamıyor. Önce kendimize karşı hoşgörülü olmak zorundayız, sonra diğer insanlara ve doğaya. Kendimize istediğimiz yaşamı, koşulları, hayalleri başkalarını da verdiğimiz anda barış kendiliğinden oluşuyor. Ama öncelikle doğa ile barışmak zorundayız zaten gerisi kendiliğinden gelecektir. Çünkü doğa barış ile yaşamanın tüm koşullarını yüzlerce örnekle bize göstermiştir, yeter ki doğayı okumayı öğrenelim. Barış halaya benziyor. Her figür ancak sırasında ve aynı anda yapılırsa güzel ve anlamlı. Figürler birbirine karışıyor ise orada bir karmaşa ve düzensizlik oluşuyor. Ve adalet herkese aynı yakınlıkta ya da uzaklıkta olmak zorunda. Kuzey yıldızı gibi. Onu zümrelere sınıflara insanlara göre yakınlaştırıp uzaklaştırırsanız o zaman barışı da kendinizden uzaklaştırıyorsunuz demektir.  


Fatma Ataseven: KADIN’A  Alevilerin bakışı nedir?
Remzi Aydın: Alevilerde kadın; binlerce yıldır bırakılan bir miras ile olması gerektiği gibidir. M.Ö. 3500 den beri kadın erkek aynı mecliste, yan yana ve omuz omuzadır. Dinsel ibadetlerinde; kadın erkeğinin yanındadır. Meclislerde ve toplantılarda erkeği ile aynı koşullarda aynı söz hakkına sahiptir. Özellikle dikkat ederseniz alevi kızları daha özgürlükçü ve daha modern bir yapıya sahiptir. “Göçebe Ruhlar” da kadınlar ve Alevileri daha detaylı olarak işledim. Her sorunda, eğlencede, halayda, inançsal ibadetlerinde hatta cezalarda dahi kadın ve erkek omuz omuzaydı. Müslüm’ün cemden atılması ve kadının onu terk etmemesi, halayda İsme ve Meyman’ın omuz omuza halaya katılışları…


Fatma Ataseven: Yazar olarak sizin bakışınız?
Remzi Aydın: Kadınlar ve ben bunu anlatmak çok zor olacak. Kısaca şöyle söyleyebilirim. Kadınlar bazen bir kardelen kadar narin ama güçlüler. Bazen ise çoban gülünü andırıyorlar. Tabiki bende kadınların özgürleşmesi ve erkek hegemonyasından sıyrılıp kendi ayakları üzerinde durmasını istiyorum. Fakat bu erkeklerin vermesi ile olacak bir kazanımda olmamalı. Kendi kazanımları onlar için daha değerli ve daha anlamlı olacaktır. Onlara teslim edilen özgürlükler yine basit bir şekilde kaybediliyor. Verilen bir gün geri alınabilir. Herşeyin bir bedeli var, bu bedeli ödemeden istediğinizi alamazsınız. Kadın ve erkek; düğünlerdeki halayın o eşsiz ezgisi gibidir. Ezgi ve ahenk, ezgi ve figür, davul ve zurna, misafir ve ev sahibi eğer biri diğeriyle uyum içinde değilse olay bitiyor. Eşit şartlarda birbirlerine mecburlar.


Fatma Ataseven: Dersim; güneşin kutsal olduğu, ateşin suyla söndürülmediği yer. Rüzgârın, karın ve baharın bile asi olduğu bu kent Tarih, bu kenti savaşlara, isyanlara ve sürgünlere mahkûm ettiği, Bu yüzden ağıtların söylendiği, hüzünlerin beslendiği mağrur bir kenttir Tunceli.  Dersim’i birde Siz  yorumlar mısınız?
Remzi Aydın: Dersim, benim zayıf noktam. Dağlarını fırsat buldukça gezerim, fotoğraflarını çekerim. Hatta dağları, kayalar,  rüzgârı ve çiçekleri ile konuştuğum bölge. Bir insan nasıl olurda toprağa âşık olur demeyin, işte onlardan biride benim. Fakat sıkıntılı bir bölge. Hani bir söz var” None xode sol çino” “Ekmeğinde tuz yok” işte Dersimin de ekmeğinde tuz yok. Bahtsız bir kent. Fakat bir şeyi itiraf etmeliyim. Kendi kültürümü, dilimi, inanışımı, doğa ile aramdaki bağı ve bırakılan mirasları tanıdıkça, özümsedikçe Dersimli olmaktan hep gurur duydum. Tüm olanaksızlıklara rağmen iyi ki Dersimli’yim diyebiliyorum.  Ve Dersim doğası ile Dünya’da nadiren bulunabilecek bir coğrafyaya sahip. 300 den fazla sadece o bölgede yetişen nebat var.  Henüz doğallığı bozulmayan bir yer ve ona sahip çıkmak gerekiyor. Hatta tüm Dünya’nın sahip çıkması gerekiyor, çünkü oradaki doğal dengenin bozulması sadece orayı etkilemeyecek. Tıpkı Amazonlara sahip çıkmamız gerektiği gibi.


Fatma Ataseven:” GÖÇEBE RUHLARI” ANLATIRMISINIZ?
Remzi Aydın: “Göçebe ruhlar” Bazı insanlar; vücutsal olarak köle edilebilmiş fakat ruhları ele geçirilememiştir. Onlar bir yere bağlı olmadan, varolan sınırları yok sayarak sınırlar ötesine, milliyetler, cinsler, renkler, felsefeler, kültürler ve inançlar ötesine savurmuştur ruhlarını. İşte bunlar benim için özel insanlardır. Kendi bünyelerini ve hatta gölgelerini yok sayarak içlerindeki benliğe ulaşabilme yürekliliğini gösterebilenlerdir. Yalnız yanlış anlaşılmasını istemediğim bir konuyu açıklığa kavuşturayım. Hayvani güdüler farklıdır, bilinçli ve aklın süzgecinden geçirilip kabullenilen yaşam şekli farklıdır. Göçebe ruhlardaki kahramanlardan bazıları böyle bir yapıya sahip. Onlar kendilerine ulaşabilme yürekliliğini; tüm acıları göğüsleyerek ulaşabilme mücadelesi verebilenlerdir. Ve bu günün entelektüel insanlarının eksik kalan bölümleridir de aynı zamanda. Belirli liderler tanımayan, varolan çarklarla işleri olmayan, savaşları başkaları ile değil kendileri ile yapabilenlerdir. Doğa ve insan barışına inanan kişilerdir. Sevgileri dışarıya, savaşı kendilerinedir onların. Yinede “Göçebe Ruhlar”ı anlatmak çok zor. Ancak okumakla ve okuduğunu yaşayabilmekle, hissedebilmekle olası. .  


Fatma Ataseven:  Biraz da romandan bahsedelim; “Göçebe Ruhlarda”  Meyman ve İsme’nin aşkları tabuları zorladı ancak yıkamadı neden?
Remzi Aydın: Meyman ve İsme’nin aşkı birazda platonik bana göre. Ve unutmayalım ki 1917’li yıllarda geçen bir olay. O tarihlerde Dünya’nın birçok coğrafyasında aşklar tabuları yıkamadı. Kaldı ki oradaki aşk, standartların çok daha üstünde zorluklar yaşıyor.  Birde aşk zor koşullarda ortaya çıkıyor sanırım. Olanaksızlıklar, tabular, inançlar aşkı daha da büyütüyor.


Fatma Ataseven: MEYMAN ( Tanrının gönderdiği misafir ) ve İnançlarınıza göre misafir bir emanettir. Barışı sağlamak, aşiret savaşlarını önlemek kardeşkanını durdurmak ve soyun devamı gibi değerler mitolojiden  bu yana Aşkın önünde hep bir engel olmuştur. Feda edilmeye gerçekten değer miydi?

Remzi Aydın: Misafir Dersim bölgesinde kutsaldır. Gelen kişi kim olursa olsun kapıyı açmak zorundasınız. O düşmanınız dahi olsa hanenize girdiği andan itibaren bunu göz ardı etmek zorundasınız. Birde sığınma hakkı olanlar vardır. Örneğin o tarihlerde Osmanlıdan kaçan kişiler Dersimlilere sığınmışlardır. Fakat bu onların hakkıdır ve haklarını isteyerek bunu yaparlar. Sığınma hakkı sığınan kişiye aittir, sığındığı kişinin bu konuda söz söylemeye hakkı yoktur, kabullenmek zorundadır. Hatta kabullenmeyen kişiler lanetlenir, sadece kendileri de değil gelecek nesilleri de soyutlanır, tecrit edilerek cezalandırılır. Belki de bu özellik sadece Dersimde vardır. Bahta düşeni koruyamayan kişi “Bebehten” olarak kabul edilir. Bahta ihanet eden ve affedilmeyecek bir suçtur bu. “Göçebe Ruhlar” da birde böyle bir olay var, tüm bu olanlara rağmen Tanrı Misafiri öldürülmek zorunda kalınıyor. Tabi bu çok kolay kabul edilen bir davranışta değil. Uzun zaman tartışılıyor, sancılı alınan bir karar. “Meyman” Rus olmasına rağmen sevilen ve kabul görülen kişi oluyor. Fakat isme ile olan aşkı işleri biraz daha zorlaştırıyor. O günün koşulları ve o günün insan beyni ile düşünmek gerekiyor bence.  


Fatma Ataseven: Göçebe Ruhlar  kitabınızın Aşk Romanı olmadığını düşünüyorum, ancak İnsan varsa Aşk da vardır. Sizce? (sevda)
 Remzi Aydın: Sevda, insanların yaşadığı her yerde ve her dönemde olagelen bir duygu. Ve iyi ki bu duygu var, zorluklara rağmen, yasaklarına rağmen iyi ki yaşanmış.  Evet, “Göçebe Ruhlar” aşk romanı değil. Fakat insanların yaşadığı bir coğrafyada sevdayı yok sayamazdım. Yaşanılmış ve hak ettiği değeri de vermek zorundayım, bu benim görevim.  Ama şu beni rahatsız eder açıkçası, “Göçebe Ruhlar” romanının aşk romanı olarak anılması ve anılarda öyle kalmasını istemem. Fakat bu aşk benim romanımda dekorlardan biriydi ve dekorun sevilmesi beni mutlu etti.


Fatma Ataseven: Kardelenin Sizin için kutsal olduğunu tahmin ediyorum:
Remzi Aydın: Kardelenler; onlar ki bu denli yüksekte yaşamasına rağmen başlarını önüne eğebilenlerdir. Düşünsenize, narin yapılarına rağmen önce karı yavaş yavaş eritiyorlar ama bedenleri kadar yapıyorlar bunu. Ve orada kendilerine bir yaşam alanı açıyorlar, tüm bitkiler henüz uyuyorken onlar; yaşamanın güzelliğini haykırıyorlar, her şeye rağmen. Başka çiçekleri kıskandırmamak için kendilerini ve kokularını onlardan saklayacak kadar alçak gönüllüler. Onlara ulaşmak için bazı tehlikeleri göze almanız gerekir, o yükseklikte her an bir fırtınayla, boranla, vahşi bir hayvanla karşılaşabilirsiniz. Hatta kayıp kayalıklardan parçalanabilirsiniz. Ama bence değer, onun için yapılan bu mücadele boşa harcanmış zaman ve emek değildir, yaşamın derinliğine atılan tatlı ve tehlikeli bir yolculuktur.


Fatma Ataseven: TARİH ÖNCESİ KARDELENLERE VE YÜZ YIL, BİN YIL SONRASI KARDELENLERE İLETİNİZ NEDİR..?
Remzi Aydın: Kitabın arka kapağında onlar için yazılmış bir mektup var. Okuduğunuzda ne dediğimi anlayacaksınız. Yüzyıllar öncesi veya yüzyıllar sonrası pekte fark etmiyor, önemli olan sesimin onlara ulaşabilmesi.


Fatma Ataseven: Mirz’in  doğayı okuması ve yaşamının anlamını doğada bulması inanç ve felsefesi ile yorumlamak gerekirse?
Remzi Aydın: “Mirz” Alevi felsefesini özümsemiş onunla yoğrulmuş bir insan. Zamanın felsefecisi, hatta psikologu bence. Doğayı okuyarak; kendine bırakılan kültürel mirası iyi özümsemiş ve bunlara sahip çıkarak emanetini torunlarına bırakabilecek kadarda engin bir insan. Tıpkı şelaleye benziyor Mirz; Aldığı her damla suyu büyük bir coşkuyla başka yaşamlara aktarabiliyor. Acılarını sevebilen, deneyimlerine sahip çıkabilen özelliği de çok önemli ve bu Mirz’de var. Aslında Alevi öğretisinin özü Mirz’in davranışları. Wayu; (Vâ) Rüzgâr tanrısı, Zervanizm; zaman tanrısı, Mitra; güneş tanrısı, gök tanrısı, toprak tanrısı, Mazdaizm, hatta ağaç tanrısı, davaya yasnicilik, Şamanizm, Zerdüştlük zaten Alevilerin köklerinde olan özellikler. Bu nedenle Mirz’in o mistik yapısı aslında mistik alevi felsefesinden kaynaklanıyor. Mirz, güçlü bir karakter, güçlü bir insan. Doğaya karşı sadık, onun bir parçası olduğunu kabullenmiş ve ancak onunla barış içinde yaşarsa torunlarına mutlu bir gelecek bırakabileceğini kavramış biri.


Fatma Ataseven: Mile  Xori ‘de güçlü bir insan sevgisi var, İnsanı olduğu gibi kabul eden, hataların nedeniyle değil yaşama kattıklarını ve öğrettiklerini  önemseyen hümanist  yönü etkileyici;
Remzi Aydın: Mile (Xori) Hori (Derin bilge) ; tam anlamıyla doğa dostu. Yılanları, ayıları, vaşakları tedavi edebilen ve doğaya karşı son derece verici bir bilgin. Söylediği şu cümleler onu daha iyi tanımamızı sağlayacak. Yaşam nedir? Sorusuna verdiği yanıt, aynı zamanda Mile Hori’yi anlatıyor.“Yaşam, iki penceresi açık bir oda düşleyin. İşte orası dünyadır. Pencerenin birinden girip diğerinden uçuveren bir kuş, işte o insandır. Uçuş süreci ise hayattır, işte o kadar kısadır. Önemli olan bu süreç değil, bu süreçte yaşama ne katıp ne aldığınızdır”


Fatma Ataseven:  MİRZ VE MİLE XORİ ÜZERİNDEN DOĞA VE İNSAN SEVGİSİNİ AKTARMIŞSINIZ?
Remzi Aydın: Sınırları, toprakları ve liderleri kabul etmek bana göre değil. Varolan sistemin bir parçasıyım ama ruhumda bu konuda bir göçebelik var. Ben zaten varolan mükemmel bir sistem tanıyorum. Oda doğanın sistemi ve bundan daha önemli bir sistemin insanlar tarafından getirilemeyeceğine inanıyorum. Ancak doğa ile anlaşmaya sadık kalabilirsek mutlu olabileceğiz. Benim atalarım bu anlaşmaya uymuşlar, doğa ile ilgili sıkıntıları olmamış. Ama diğer insanlar tarafından sürekli rahatsız edilmişler.


Fatma Ataseven: “Seni, çocuklarımızdan ve çocukluğumuzdan, Baba Munzur`un döktüğü her süt Damlacığından, bir "Kızılderili" bilgeliğiyle ödünç aldık ve söz verdik:
Borcumuzu ödeyeceğiz. Aldık ve söz verdik:
Borcumuzu ödeyeceğiz! “ GÖÇEBE RUHLARI yazarak borcunu ödemeye çalışan bir Aydınsınız Bundan sonrada doğum sancılarınız devam edecek mi? Düşünmek bile   sancılıyken?  
Remzi Aydın: “Göçebe Ruhlar” Benim çocuklarıma borcumdu, kendi inancıma felsefeme ve bizi “melem aşısına” çevirmek isteyen insanlara da yanıtımdı. Göçebe Ruhlar aslında benim 4. Romanımdı. Fakat ilk basılma şansına o sahip oldu. Göçebe Ruhlardan sonra 2 roman daha yazdım. Göçebe ruhlar şu anda piyasada hemen hemen yok gibi. İkinci basıma acil ihtiyaçta var. Çeşitli şehirlerden bana ulaşan onlarca insan kitabı bulamadıklarından şikâyetçi oldular. Maalesef bu konuda benimde yapabileceğim çok şey yok. Fakat 2. Basımda umarım bu sıkıntıları en aza indirgeyeceğiz.  


Fatma Ataseven: Hem bağlı olduğunuz köklerinize ve inancınıza hem de gelecek kuşaklardaki KARDELENLERE  başka bırakacak mirasınız olacak mı.?
Remzi Aydın: Yeni kitaplar, uygun zamanda kendiliğinden yaşamın içine akacaktır buna eminim.  Bu benim bırakacağım mirastan ziyade onlara borcumdur, ancak borcumu ödedikten sonra rahat uyuyacağım sanırım. İnsanlar başkalarının ayakkabısının içine girmeyi öğrendiği gün, başkalarının acısını yüreğinde hissettiği gün, doğa ile anlaşmasına sadık kalabildiği gün mutlu olacaktır. Bu mutlulukta eğer benimde küçücük bir katkım olursa işte o zaman başarmışım diyeceğim. Her kitap bu konuda atılmış küçücük bir adım olur umarım.  


Fatma Ataseven: Bizim kuşak Romanla geç tanıştı diye düşünüyorum. Kendi adıma konuşuyorum ben ortaokul çağlarında üç beş tane roman okudum asıl roman okumaya  1985 ten sonra başladım, geç kaldığımın farkındayım… Her roman bana değişik bir tat katarken yeni yeni pencereler açtı.  Doğa sevgisi doğayı anlamak ve okumak insanın kendini anlaması ve tanımasını sağlıyor… Göçebe Ruhları iyi ki yazdınız ve umarım ruhunuzu kattığınız ve kahramanlarınız üzerinden aktardığınız duygularınız tüm insanlara ve Kardelenlere ulaşır. Sohbet için çok teşekkür ederim.
Remzi  Aydın: Duyarlılığı için Özgür medya ‘ya ve tüm emekçilerine teşekkür ederim.        

İletişim için:   remziaydin62@Hotmail.com
Haber Kaynağı: Özgür Medya

Remzi Aydın ile Röportaj - Göçebe Ruhlar

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun

Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden biz sorumlu tutulamayız.



Son 5 haber

Haber Arşivi
Giriş

Kullanıcı Adı:

Şifre:

Seçenekler

Yazdırılabilir sayfa  Yazdırılabilir sayfa

Bu haberi arkadaşına gönder  Bu haberi arkadaşına gönder

Haber Puanlama
Ortalama puan: 0
Toplam Oy: 0

Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:
Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü

İlgili bağlantılar

En çok okunan haber: Röportajlar:

Haberlerimizi RSS kullanarak yayınlayabilirsiniz.

Yorumlar yazarların sorumluluğu altındadır,
geri kalan her şey © 2009 - 2010 by www.delidalgalar.com


Bu sayfa 1.0395 saniyede, 45 veritabanı sorgusuyla üretilmiştir