BİZ KİMİZ
“Dışarıda Deli Dalgalar”;
ülkemiz hapishanelerinde bulunan siyasi tutuklularla dayanışmak amacıyla
oluşturulmuş bir vatandaş inisiyatifidir
Şimdiye değin yüzlerce insana değmiş olsak da, kendimize “40 kişiyiz” diyoruz. Çünkü biz 40 kişiyle bu işin yapılabileceğine inanıyoruz. Ve başladığımızda 40 kişiydik. “Sıradan” olan, dikkat çekmeksizin hayatın içinde yer alan ve hayatı üretendi. Büyük, iddialı laflarla değil, hayranlık uyandırıcı bir enerji ve emekle, tüm iddiasını “üretebiliyor” olmasından alandı. Felsefesini adı olmayan, yüzü olmayan, ama varlığına güven duyulan bir kolektivizmden alandı. 40 kişi cezaevlerine yüzünü dönme işine aday olandı, 400 olmayı hedeflemeden, sadece bu işi yapmayı ve yapabiliyor olmayı hedefleyendi. Ve bu “sıradan” bir işti. Sıra dışı, stratejik, kutsal ya da “büyük görev” değildi. Manevi ve vicdani olarak bize iyi gelendi. Kimse “el uzatılacak” olan değildi. Olsa olsa biz kendimize el uzatmış olabilirdik. Aynalara rahat bakabilmek, birbirimizin gözlerine rahat bakabilmek için, yapılmaması elde olmayandı. Dağın başından bir kartopu yuvarlamak hem eğlenceliydi, hem de ne kadar büyüyeceği belli olmazdı. Bize iyi gelen, vicdanımıza, yüreğimize iyi gelen, kesinlikle doğru olandı. Alkışlanıp alkışlanmaması, onanıp onanmaması önemli değildi. Öyleyse peşinden gitmeliydik bu “deliliğin”, öyle de oldu. Peşinden gittiğimiz şeyin kendimiz olduğunu, ideallerimiz olduğunu, bunun örneğin sadece “dayanışma” olarak adlandırılamayacağını zaman içerisinde görüp anlamış olduk.
“Dışarıda Deli Dalgalar”; ülkemiz
hapishanelerinde bulunan siyasi tutuklularla dayanışmak amacıyla oluşturulmuş
bir vatandaş inisiyatifidir.
2008 Şubat ayında çalışmalarına başlamıştır. Kurumlaşmak ve yaptığı işi
siyasallaştırmak gibi bir hedefi yoktur. Hapishanelerle ilgili tüm kurum ve
kesimlere eşit mesafede durarak ve dayanışmayı hedefleyerek, hapishanelerdeki
sorunlar ve tecrit sistemi karşısında toplumsal mücadeleyi geliştirmeyi
amaçlayarak, kendi bileşenini tüm demokratik kişi ve kesimlere açık tutarak,
herhangi bir politik çizgi tasarrufuna ve ağırlığına izin vermeksizin,
merkezinde hapishaneler sorununun bulunduğu, Dışarıda Deli Dalgalar’a has
dostluk, kardeşlik ve arkadaşlık kültürünü tesis ederek, “başkaları” için değil,
“kendimiz” için bir araya gelmeyi, kendimiz için bir manevi ve vicdani alan
yaratmayı temel alarak, “içerdekilerin” sesi olmayı yaşam duruşunun ana rengi
haline getiren bir çalışma ve buluşma deneyimidir.
Dışarıda Deli Dalgalar, ayda bir kez buluşmalar düzenleyerek bir araya gelmekte,
kendi gücüne dayanarak oluşturduğu mütevazı fonla “içerdekilere” kitap,
kırtasiye ve mektup yollamakta, çeşitli ihtiyaçlara cevap olmaya çalışmakta, bu
yolla onları şaşırtmanın moral ve manevi önemini bilerek tüm tutsaklara düzenli
ulaşmayı hedeflemektedir. Şimdiye dek üçü kamp,13 buluşma gerçekleştirilmiş
olup, içerdeki 850 arkadaşımıza yaklaşık 2800 kitap ve dergi gönderilmiştir.
Dayanışma Ağı’ndaki dostlarımızla birlikte geçtiğimiz 19 Aralık’ta ülkemiz
insanlık tarihinin yüz karası 19 Aralık Operasyonunu lanetlemek üzere, içerdeki
arkadaşlarımızın mektup, kartpostal, fotoğraf ve resimlerinden oluşan bir sergi
düzenlenmiştir. Yine yılbaşında sitemize kayıtlı 260 üyemizin katılımıyla
cezaevlerine dönük kartlar ve fotoğrafçı arkadaşlarımızın kendilerinin
çektikleri fotoğraflardan seçkiler gönderme kampanyası düzenlenmiş, hunisini
kapan herhangi bir delinin içerdeki herhangi birimizle temas kurması üzerinden
kampanya 1 hafta boyunca yürütülmüştür.
Dışarıda Deli Dalgalar, çalışmalarındaki nihai hedefini, “Ya siz buraya, ya biz
oraya!” sloganıyla özetler. Dışarıda Deli Dalgalar cezaevleri merkezli bir
çalışmadır. Ancak cezaevlerinde bulunanların sesi olmak, çalışmasının ana
felsefesini oluşturur. Topluma cezaevlerinde yaşanan sorunları ve hak
ihlallerini kendimizi “aracı” kılarak anlatmak değil, doğrudan içerdekilerin
anlatmasını sağlamak, onların “dışarıda” olan parçası, dışarıdaki sesi olmak
birincil önceliğimizdir. Onların sesini duyurmanın, bu sesi topluma ulaştırmanın
toplumda tecride karşı bilinç oluşturmak konusunda büyük önem taşıdığını
düşünüyoruz. Çünkü tecrit, onların seslerinin dışarıya ve dolayısıyla insanlara
ulaşmasını engellemek üzerine kurulu bir sistemdir. O zaman bu sistemi ve
tecridi kırmak, onların yalnızlaşmasını engellemek, yeni dostlar, arkadaşlar
edinebilmelerini sağlamak anlamına geliyor. F Tiplerinde hücrelerin buz gibi
insansızlığına, insan sıcağını sızdırmak o duvarların yıkılması anlamına
geliyor. Çat kapı gönderdiğimiz üç kitabın işlevi bu aslında. Zarfın üzerinde
daha önce hiç tanımadığınız bir insanın adını gördüğünüzde yaşadığınız şaşkınlık
ve sarsılma, peş peşe gelen sorular, içinizi ısıtan umutla kâğıda kaleme sarılma
çoğalmanın ve hücre yalnızlığını kırmanın kapısını aralıyor. Birileri size,
“Orada olduğunu biliyoruz. Senin varlığından haberdarız.” demiş oluyor ki, hücre
koşullarında bunun anlamı çok büyük. Çünkü siyasi tutsakları tecrit sisteminde
eritmek isteyenlerin, hücrelerin buz gibi duvarlarının ve insansızlığın diline
başvurarak demek istedikleri şu; “Senin burada olduğunu kimse bilmiyor. Kimse,
varlığından haberdar bile değil.” Bizim kitaplarımız, mektuplarımız,
isimlerimiz, selamlarımız bunu boşa çıkarıyor işte. “Ne olursa olsun, hangi şart
altında olursan ol, senin varlığından haberdarız. Senin sesini duymamızı
engelleyemiyorlar, bak yine biz geldik.” demiş oluyoruz. Ve bu mesaj karşılığını
buluyor. Kişiyi, insansızlık ve bir başınalık ortamında zamanın çürütücü
yavaşlığıyla içine çekmek istedikleri anlamsızlık duygusu yok oluyor. “Anlam”
yeniden üretiliyor, anlam tanımadığınız bir insanda karşılığını bulmuş, kendini
üretmiş oluyor.
Üretim süreçlerindeki değişimlere paralel olarak yeni örgütlenmelerin, “mekân”
bazlı olma zorunluluğu ortadan kalkmıştır. Hayat hiç de belli bir mekâna bağlı
olmayan, ama bir ana düşünceyi ve çalışmayı “ev” kabul eden yeni örgütlülüklere
kapı aralayacaktır. Biz Dışarıda Deli Dalgalar olarak Şubat 2008’de TMMOB’da
yaptığımız ilk toplantıda üç prensip etrafında bu çalışmayı başlattık. Bir;
kurumlaşmayacak, iki; bu konuda ilgili tüm kurumlara eşit mesafede duracak, üç;
yaptığımız işi siyasallaştırmayacaktık. 15 ayın sonunda geldiğimiz aşamada bu
prensiplerde ısrarcı oluşumuzun, yaptığımız işin sürekliliğini sağladığına, iş
yapma kapasitemizi artırdığına ve çoğaldığımıza tanık olduk. Belirlenen ihtiyaca
karşılık düşen “iş”in, siyasallaştırıldığı takdirde örgütlenme sorunlarının
altında ezildiğini, giderek yapılamaz hale geldiğini ve “kurum”un işin önüne
geçtiğini görüyoruz. Biz kendimizce böyle bir tedbir almaya çalışarak esnek bir
örgütlenmeyi ve daha kolektif bir tarzı esas aldık. Böylece belirlediğimiz “iş”i
yapabiliyor oluşumuzu öne aldık. Yani sayıya, koşullara ve kişilere
bakılmaksızın Dışarıda Deli Dalgalar yaptıkları işi yapabiliyor olmayı öne
alacaklardı ve bunu başardık.
Dışarıda Deli Dalgalar’ın sitesinde içerdeki arkadaşlarımızın 300’den fazla
mektubu var. Adresleriyle birlikte yayınlıyoruz. Bir ara onları sokağa çıkıp
bildiri gibi dağıtmayı da düşündük. Onların kendileri tutsak edilebilirdi, ama
sözleri edilemezdi. Bunu şimdilik yapmadık, çünkü bizim “kendileri” olduğumuza
biraz daha inanmaları ve sözlerini bize daha büyük bir güvenle emanet etmeleri
gerekiyor. O güne dek, yani bizim “içerdeki” yanımızın hiç körelmediğini
içerdekiler anlayıncaya dek mektupları bildiri gibi dağıtmayacağız. Onları
utangaçça ve fısıltıyla okuyacağız. Ama bir gün o mektupların içerdiği çığlık
ayyuka çıktığında ellerimizde o mektup-bildiriler olacak. Gariptir, onlar da
bunu biliyorlar. Yazıyorlar şimdi. Geçtiğimiz ay basına verdikleri “Yorumsuzdur;
çünkü biz, yaşıyoruz hala!” başlığını taşıyan ve Tekirdağ F Tipi Hapishanesinden
devrimci tutsaklar tarafından yazılmış mektup bunun örneğidir. “Biz yaşıyoruz
hala!” belirlemesi insanın vicdanını derinden sarsacak ve kanatacak bir
hatırlatmadır. Öncelikle bizlere hatırlatıyorlar hala yaşadıklarını…“Belki az
çok tanıyorsunuz, belki de hiçbir fikriniz yok. Belki de yaşamınızın bir
döneminde bizlerle kesişti yollarınız, belki bir arkadaşınızdan biliyorsunuz ya
da bir akrabanızdan dolayı tanıyorsunuz bizleri.” diye hepimize seslenmişler
mektupta. “Bu mektupla bir zincir oluşturmak istiyoruz” demişler tecrit
sistemini kırmak için. Mektup-bildiri olayını başlatmışlar!
Bizim için iki büyülü imge var; Buluşma ve mektup!
“Buluşmalar”la başladı Dışarıda Deli Dalgalar ve hala da öyle devam ediyor.
Buluştuğumuzda birbirimizin gözlerine bakmanın, birbirimizi dinlemenin bize iyi
geldiğini fark ettik. Daha sık bir araya gelelim dedik, buluşma fikri böyle
doğdu ve kendiliğinden gelişti. Konuştuğumuz konular gidip gelip cezaevlerine,
içerde bıraktıklarımıza, yapılanlara, yapılamayanlara dayanıyordu. Hiçbir şey
yetmiyordu, hiçbirimizin yaptıkları yetmiyordu. Yetmezlik hissi bizi boğuyordu.
Bazılarımız boğazında bir yumruk, burnunun direğinde ince bir sızıyla dolaşmamak
için artık, içerdekilerden bahsetmez olmuştu. Neredeyse, onları orada bırakıp
çıkmış olmamızdan kaynaklı kocaman bir suçlular topluluğu gibi hissediyorduk
kendimizi. Oradan çıkmış olmanın, gökyüzünü, ağaçları ve denizi onlarla
paylaşamamanın suçluluğunu, burukluğunu yaşıyorduk. “Buluşmalar” bize iyi geldi.
Birlikte sevinmek, birlikte üzülmek, içerdekilerden, arkadaşlarımızdan,
kardeşlerimizden, yoldaşlarımızdan konuşmak, planlar yapmak, uygulamak iyi
geldi. Daha basiti, içerden çıktıktan sonra birlikte şarkı söyleme zeminimizi
kaybetmiştik. Bu zemini yeniden bulmak iyi geldi. Buluşmalar, bizim birlikte
şarkı söyleme zeminimiz oldu. Şimdi bunun değerini biliyoruz. Sık sık birlikte
“Bahça duvarından aşıyoruz” Biliyoruz ki yan havalandırmada çınlıyor bu ses.
Biliyoruz ki birileri hapishane gecelerinin kör karanlığında pencereye çıkıp
demir parmaklıklar ardında bizimle birlikte türkü söylüyor.
Mektuplarsa ayrı bir şenlik, ayrı bir büyülü buluşma… Mektup özeldir,
karşınızdaki insana ne kadar değer verdiğinizi gösterir, oturursunuz vakit
ayırırsınız yazarsınız, postaneye gidip sırada beklersiniz ve mektubunuzun
adresine ulaşmasını beklersiniz sonra. Son derece kişiseldir mektup, kişisel bir
zemindir. Birlikte oluşturursunuz o zemini. Emek verirsiniz, gelmediğinde posta
kutunuzun dibinde umutsuzca ararsınız. İçinden kuru çiçekler, şiirler,
fotoğraflar çıkar bazen... Duvarlara inat gülümseyen yüzler çıkar, umut çıkar,
insan çıkar… Kara bulutlar, mavilikler, düşler, hayaller çıkar… Elinizde
tuttuğunuzda zarfı açamadan elinizi titretendir kimi zaman… Kimi zaman saklanası
olandır, parmak izinizdir, yüreğinizdir, geçmişinizdir, kimliğinizdir...
Değerdir. Yazının usulca karşınızdakine dokunmasıdır, hele bir de el yazısıyla
yazılmışsa bambaşka bir sıcaklık, yakınlık içerir. Gerçektir, sahicidir.
Canlıdır... Mektup iki insan arasındaki en güzel köprü, en ışıklı patika, en
hayalci nehirdir. Hele ki birbirine akan bu insanlar, bir zamanlar aynı
tutsaklık koşullarını, aynı karavanayı, aynı tel örgülü gökyüzünü paylaşmışsa ya
da yıllar ve yıllar boyu görüşlere gidip gelmişse, nizamiye kapılarında
beklemişse… Mektup bütün bunlardır işte.
Biz dışarıda olanlar “buluşarak” ve onlara “mektup”lar yazarak…
Bu “yol”un yalnızlığı kıracağına, kalabalıklaşmaya götüreceğine ve o mekânlar
yıkılacaksa, vatandaşın içerdekilere mektup yazmasıyla yıkılacağına inanıyoruz.
“Sıradan” insanlar onlara yazmaya başladığında, hani “yıkılacak” diye meşhur
slogan vardır ya, ancak böyle yıkılacağına inanıyoruz. İlginç bir yol ya da
fikir olduğunu biliyoruz. Ya da “delice” mi? Evet, delice! Ama doğru yoldayız.
15 ayı geçmiş, her ay her ay toplanıyoruz. Hiç bıkmadık, hiç doymadık
birbirimize, hiç azalmadı heyecanımız onların mektuplarını açıp okurken. Hep
“az” geldi yaptıklarımız. Ama doyasıya ve tarifsiz bir mutluluğu yaşadık. Yeni
dönemin böyle yüreğin, aklın rahat edeceği, zorlanımsız ama fedakârlığa,
amatörlüğe dayanan örgütlenmelerle açılacağını düşünüyoruz. Belki de yüzlerce
örneği çeşitli “buluşma”larla uç vermiş olan bu yeni örgütlenme modelleri, yeni
“iş” yapma pratikleri üzerine düşünmek gerekiyor. “Sıradan”ın gücü üzerine
düşünmek gerekiyor. Hayatla bağlar üzerine, hayatın içinden bir yerlerden
başlamak üzerine düşünmek gerekiyor. “Dışarıda Deli Dalgalar” deneyimi, bu
nedenle kendi özgünlüğü içinde önem taşıyor.
Biz insana değmek, onun yüreğine dokunmak dışında her şeyin geçici ve önemsiz
olduğuna inanıyoruz. Dünyaya gelişimizde bir anlam aranacaksa, insanların
yüreğindeki acıları bu dünya adına sarmak ve kendi acılarımızı onlarla paylaşmak
dışında her şeyin biraz da “yalan” olduğuna inanıyoruz. Hayır, bilinen anlamda
hümanist değiliz. İnsanın, insan kardeşleriyle ve özellikle ezilen ve sömürülen
insan kardeşleriyle yani başka yüreklerle sahici bağlar kurmasının onu daha
insan ettiğini düşünüyoruz. Solun ve sosyalizmin bunun en rafine hali olduğuna
inanıyoruz. En idealist hali… İnsan yüreklerine değmeyen bir solu anlamamız
güçleşiyor bu yüzden. Hayatın içinde bir yerlerden değil, ÜSTünden başlamayı
reddediyoruz. Biz her zaman Bakkal Şenol amcayla aynı safta olduk. Onunla on yıl
önce de bugün de en sıradan görünen, ama en sıra dışı işler yapabiliriz Hayat
sağ olsun, Bakkal Şenol hiçbir zaman yüzünü öte yana döndürmedi. Daha geçenlerde
“Vazgeçmeyin” dedi, Bakkal Şenol bizi seviyor. Yeter ki biz onu yok saymayalım.
Nedime teyzenin her gün kahırla çocukları için didindiğini, biraz da umutsuz
olduğunu, ama penceresinin önündeki iki saksı çiçeği sulamayı ihmal etmediğini,
UMUT’un o iki saksı çiçekte olduğunu biliyoruz… Bakkal Şenol ve Nedime teyzeyle
aynı mekânda yaşamanın kıvanç verici olduğunu, en ileri mevzinin onlarla aynı
yerden hayatı üretmek olduğunu… Bu mevziyi kaybetmenin hayattan ve politikadan
düşmek anlamına geldiğini… Bizlerin bir tür üst-insan olmadığımızı, sadece
“toplumsal bilinç” sahibi olduğumuzu, onlarla hayatı birlikte üretmenin keyfini,
doyumunu, mücadelesini yitirdiğimiz oranda totaliter, otoriter bir hayat
duruşunu kültürleştirdiğimizi, sahip olduğumuz “toplumsal bilinç”in sadece daha
fazla emek ve sorumluluk anlamına geldiğini… En “ileri” ve en yararlı
politikanın sahicilik üzerinden gelişebileceğini, sahiciliğin HAYAT demek
olduğunu… biliyoruz!
Yani “tecrit” dediğimiz olgu bu kadar kapsamlı politik, felsefik boyutlar
taşıyan bir mevzu bizce. Kendileri hayattan “tecrit” olmuş olanların “tecrit”i
kırmaları zor. Böyle bir güçlerinin olması beklenemez. Dolayısıyla tecrit
konusuna, önemli bir ideolojik, politik mesele olarak da bakılmalı. Sadece
cezaevleri meselesine indirgendiğinde çözümsüz kalınması işten bile değil.
Tecrit ve tecrit sistemine karşı mücadele konusu solun mevcut durumu ve
duruşunun hangi ideolojik, politik, felsefik açmazlar taşıdığı ve bunların nasıl
aşılacağı konusuyla birlikte ele alınmadıkça, çerçevesini egemenlerin çizdiği
düzlemde tartışılmak durumunda kalınır ki, bu da bizi başarısızlığa götürür.
Tecrit, solun tecridinden güç alan bir sistem ve uygulamadır. Ve ancak solun
tecridi sorunuyla birlikte ele alındığında gerçekçi çözümler üretilebilecektir.
Israrla uygulanmaya ve derinleştirilmeye devam edilen tecrit sisteminin, tek tek
bizlerin duruşlarına kadar güç aldığı bir zemin vardır. Kendi duruşlarımızda
tecridi aşmak ve hayatı devrimci coşkuyla üretmek tecride karşı mücadelede en
sonuç alıcı politik tarz olabilir.
Ve bu durakta son söz…
Dışarıda Deli Dalgaların İçerideki Deli Dalgalara mektubu:
Merhaba can,
Bir kere daha kapını çaldık. Ve o duvarların kıyısına vurduk dışarda deli
dalgalar olarak…
Biz yoldaşların, arkadaşların, kardeşlerin…
Senin o duvarların ardında olduğunu bilen, seni seven, özleyen…
Biz… Bir zamanlar o duvarların ardında günleri aylara, ayları yıllara ekleyerek
kalmış ya da hiç kalmamış, hatta önünden geçmemiş… Ama şimdi demir
parmaklıkların ardında nefes alıp veren… Yüreği, mavi düşlere salınmış
uçurtmalar gibi sizin havalandırmada, hücrede atan… Özgürlüğün her zaman için
çoğul olduğunu bilecek kadar özgür...
Duyduk ki uzun zamandır sizi kimse şaşırtmıyormuş! Biz de sürpriz yapıp sizi
şaşırtalım dedik… Ama yanlış anlamayın, bunu esasen sizin için değil, kendimiz
için yapıyoruz. Bize iyi geliyor… En çok kendimizi sevindiriyoruz.
Bir de, ne yalan söyleyelim, deliyiz biraz. “Bir vatandaş inisiyatifi
oluşturalım, hunisini kapan gelsin, bizim içerdeki delileri şaşırtalım..” dedik.
Ne de olsa delilik usluluktan yeğdir… “Delilik başka dünyaların mevcudiyetinin
ilanıdır… Deli hep başkasıdır…” demiş Mavi filozof… “Akıl ise soğuk ve
işbirlikçidir.” Biz soğuk ve işbirlikçi olamadık. İtiraz parmağımız havada
daha.. Onlara, -egemen olan, baskıcı olan, haksız olan tüm onlara- “kayba yazın
bizi!” demişiz bir kere. Siz de öyle demişsiniz ki, ordasınız. Yani siz içeride,
biz dışarıda deli dalgalarız. Gayrı vuralım birbirimizin kıyılarına…
Biz mütemadiyen çalacağız kapılarınızı bundan böyle. İkişer üçer kitapla, birer
fotoğrafla, sıcak selamlarımızla. Orada olduğunuz sürece çekeceksiniz bizi,
çareniz yok. Biz kendi aramızda karınca kararınca para toplayıp kitap alıyoruz
size, kurum değiliz, yayınevi falan da değiliz… “Sıradan” olanın gücüyle her
şeyin yapılabileceğine inananlardanız. Bir de ayda bir kez yan yana geliyoruz
ki, (sizi ve mektuplarınızı bahane edip) türküler söyleyip halaylar çekiyoruz
sayenizde… Daha ne isteriz. Bazılarınız “Siz kimsiniz, fotoğraf gönderin”
demekte. Yüzümüz yok bizim, kırk kişiyiz sadece… Fotoğrafımız sizlerin bize
yazdıkları… Fotoğrafımız, senin aynaya baktığında gördüğün… Bir zamanlar
oradaydı bazılarımız, ne yazık ki sen orada olduğun sürece kendini orada
hissedecek kırkımız..
Bir mektubun değerini çok iyi biliyoruz, o mazgal açıldığında verilen mektubun
hücreye getirdiklerini de… Çatlak bir duvar parçasında biten cılız bir otun ne
demek olduğunu, her duvarın çatlayacağını da biliyoruz.. Kapı açıldığında
kapının önünde bulacaksın bizi, daha ne diyelim… Sana benziyoruz aslında…
Acılardan geliyoruz, ama gülümseyerek…
Mavi düşlerimizin hiç solmaması dileğiyle….
Coşkulu selamlarımızla… Umutla dirençli kal can… / Dışarda deli dalgalar. |